nobon
Wednesday, January 30, 2008
  çaresiz evrenlerin iç tüzüğü

_hatırlatma_

Mimarlar odası istanbul büyükkent şubesinde bir seçim oldu.

Eski yönetim kazandı.

Eski yönetim, sürekli mesleki gelişim adı altında düzenlediği, paralı ve zorunlu olan eğitimlerde! ( çünkü mimarlık yapabilme yetkisinin, mimarlar odası tarafından tanınması için, yine mimarlar odası, yıllık belli sayıda kredi toplanılmasını zorunlu kılan bir karar aldı yakınlarda) yangın güvenliği, autocad vs anlatacak, gelenlerin uyumadığına, anladığına ve mesleklerinin kalitesini arttırdığına inanarak, kredi başı ortalama 10ytl karşılığında, kredi satmaya devam edecek.

Eğitim süresini uzatacak,yeni bir mezuna iş yapabilme yetkisini, kendisinin tanıdığı, ve yine kendisinin belirlediği yeterliliklere sahip olan mimarlık bürolarında geçirilecek yılların sonunda verecek. Gençler, işlerini kurmuş olan mimarların, autocad’i 3dmax’i sketch up!ı, maketçisi ve çaycısı olacaklar uzunca bir süre. Sonra bıkmamışlarsa, yeninin heyecanını unutmamışlarsa belki kendi işlerine yönelecekler belki de o ofislerde yaşlanıp gidecekler.

_A_

Seçim sırasında eski yönetim, yenileri, muhalifleri, karanlığın temsilcisi, davetçisi, kenti talan etme yolunu açacak olanlar veya onların piyonları olarak tanımladı durdu. Bu tanımlamaları duyan muhalif grup kendine şaştı kaldı.

Biz neymişiz!

Seçimlerin Cumartesi günkü kurultayı sırasında, Doğan Kuban, muhaliflerin, “mimarlığa yol açın” sloganını eleştirirken, slogan içindeki “mimarlığın” üst gelir gruplarına yönelik mimari üretimi anlattığına ikna olmuş bir biçimde sordu: “Şurdan kağıthane’ye inin o evleri görün ve şehrin nasıl bir mimarlığa ihtiyacı olduğunu anlayın.” Bu hedef göstermeyi, kendisi nasıl bir mimarlığa ihtiyaç duyulduğunu bildiği için mi söyledi, yoksa biri çıkar, yıllardır Kuban’ın izleyici olduğu o gelişimin esasında nasıl bir mimarlığa ihtiyacı olduğunu dayanamaz da söyler diye mi söyledi? “Ayakkabı kutusu” evlerden bahsetti uzun uzun, apartmanlaşmış gecekonduların, kentsel alanın düzensiz gelişiminin yarattığı karmaşaları yeni alışveriş merkezlerini eleştirdi durdu. Salondaki, sesi sigaradan kalınlaşmış teyzeler, sanki bir kilise ayininde, gospel söylerken kendinden geçmiş olan siyahi teyzeler gibi, her sert çıkışı nidalarla karşıladılar.

Evet, doğru!

Haleluya!!

Konuşmasını bitirip, alkışlarla kürsüden inerken Doğan Kuban, acaba onca seneden beri görevde olan bu yönetimin, o eleştirisini yaptığı yapılanmada ne kadar rolü olduğunu hiç düşündü mü?

Kendisinin ne kadar rolü olduğunu düşündü mü?

O sırada kulaklar bantları geriye sardı ve eski yönetimin genel sekreterinin sene sonu işlerini anlattığı konuşmayı yeniden çaldı.

“Biz bu onaylamadığımız projeler için raporlarımızı yazıp, gerek inşaat firmasına gerek yatırımcıya gerekse yerel yönetime teslim ettik. Ama onlar bizim raporlarımızı gözardı ettiler.”

Ne güzel söylüyordu.

Kimsenin sizi ciddiye almadığı bir ortam...

Asla etkin olmadığın bir oyunda, etkinliğini arttırmaya çalışacağına, anlamsızlığının anlamlanmasını başkalarının gönüllü ön kabullerine bağlamak.

Sonra da çaresizliğini çaresizce dile getirmek: “ama raporlarımızı dikkate almadılar...” !!

Ne yazık ki, bazen bir şeyin işe yarar görünmesi ya da en basitinden varlığını sürdürecek bir neden bulabilmesi için, karşıtının güçlenmesi gerekiyor. Hatta öyle bir durumda o şey karşıtının güçlenmesine izin verecek olan mekanizmaları, bilinçli ya da bilinçsiz, çalıştıracak eylemlerde de bulunabiliyor. Ve tüm bunlar yetmemiş ise, eğer karşıt olunan, bu mekanizmalara yetişemediyse bir anlam bulandırması ve hedef gösterme ile o karşıt olunanın karşıtlılığı, başka bir farklı karşıta yamanıp, feryat edilebiliyor.

Ben olmalıyım; işte buna karşı!

Pazar günkü seçimlerde aynen böyle oldu.

Kurultaylarda Atatürk’ün adını, laikliği, Cumhuriyeti dilinden düşürmeyenler, bu ülkenin kurucusunun ve kuruluşunun en temel dürtüsünü unuttular.

Sürekli, agresif, aktif devrim.

Tüm ilkelerin yanında ışıl ışıl parlayan ve diğer ilkeleri ataletten, tabular haline gelmekten koruyacak olan inkilapçılık, ya da dillendirilmeyen söylenişiyle, devrimcilik.

Devinimi ilerlemenin önşartı olarak düşünen, ve seçimler sırasında, öncesinde ve sonrasında mimarlık için mimarlar grubunun düşüncelerine destek veren biri olarak kaybedilecek zamanlar için üzülüyorum.

Söylemlerin hastalıklı benzeşmelerinin ilan ettiği edilgen eylemsizlik güncesi bu sayfa sayfa yazıp okuduğumuz.

Eskinin zaferlerini diline dolayıp, kendi eylemsizliğini ve başarasızlığını gizleme dürtüsü bu. Yansıma: “1950 den beri süregelen karşı devrim / 1950’den beri kentlerin bozunması” tanımlamaları.

Devrim yanlısı olup da karşı devrimin tespitini yapan biri, kendisini o karşı devrimin güç kazanarak gelişmesinin bir nedeni olarak görmez.

Bugünden bakıp onu tanımlayabiliyorsa, ve o tanımlanan güçlenerek yarına etkiyorsa o durumda tanımlayan, karşı devrimin karşısında olan, o güçlenişin bir nedeni olarak neden kendisine, eylemlerine ya da eylemsizliklerine bakmaz?!

Kendisi dıştadır, tespit eder, eylemsizdir.

Ama onu anlamlı kılan “karşı” daima ordadır, ve nedense hep güçlenir.

Kuban’ın vurguladığı, mimarlık ihtiyaç tipinin niteliği hakkında kendisinin ürünü, çözümü mimarlık tipi nedir?

Yoksa gösterdiği alana ilişkin söylemi sadece bir tespit mi?

O mimarlıklar orda birden bitmediğine göre, gün be gün onların biçimlenişi sırasında kendi eylemi ne olmuştur, olmuş mudur?

Şu anki o görüntü karşısında kendini ya da düşüncesini sorgulamış mıdır hiç?

_Aaaaa_

Bugün İstanbul denilen bu kentin, mimarlık ve kentsel hayatın işleyişleri adına yenilgilerinin sorumluluğu bugün mezun olan ya da son 15-20 yıldır mimarlık yapanlara mı aittir yoksa ülkenin ve kentin mimarlığını oluşturduğu iddasında olan daha eski nesillere mi?

Kurtuluş savaşı sonrasında, meclisteki milletvekillerinin birinin çocuğu, meclisi dolaşarak, elindeki anı defterine, meclis üyelerinin kurtuluş savaşı sırasında yaptıklarını, anılarını ve kendi hayatlarından çıkardıkları tavsiyeleri yazdırmaktadır. En son Atatürk çocuğun uzattığı deftere bir not yazar.

“Başkalarının başarılarının anılarıyla bu defteri dolduracağına, ilerde kendine ait başarıları yazdığın bir defterinin olması niyetiyle çalışman temennisi ile.” M.K.

 
Monday, January 28, 2008
  CreCap





Epeydir bu kadar gülmemiştim ben…

Matematiksel kod yazarlığından emekli olduktan sonra kendini sosyal meselelere veren Bill Gates, Davos’ta yeni bir kodlama yapmış:

Yaratıcı Kapitalizm! (Creative Capitalism)

Oysa bu kodu yıllardır üzerimize çivi yazısı şeklinde kakmak suretiyle yazıp duruyordu kapitalizm...

Ayakta kalabilmek için kendini daimi olarak yenileyen, kodlarını yeniden ve yeniden yazmak zorunda olan bir sistemin yaratıcı zekasının şimdi gündeme gelmesi ironik. Çünkü IQ’su başından beri yüksek bir sistemdir kapitalizm. Uyum yeteneği yüksektir ve bu sebepten kendisi için yaratıcıdır, varlığının devamı için de öyle olmak zorundadır.

Pek sayın Gates, bu yeni yaratıcı “pencere”sini Yokedici Kapitalizm’in ürettiği ve artık rahatsız edici boyutlara ulaşan pisliklerin kokusunu savuşturmak için açmış gibi duruyor. Pencerelog, bir nevi odayı havalandırıyor… Yoksa pisliği çıkarıp attığı yok.

Bill Gates, dünyadaki eşitsizlikleri yumuşatmak için şirketlerin ve sivil toplum örgütlerinin birlikte çalıştıkları bir yaratıcı kapitalizme ihtiyaç duyulduğunu belirtti...

E şimdi hali hazırda olandan farklı birşey mi söylemiş oldu yani?!
Bazı gerçeklerin, ancak simgeler yolu ile görülür hale gelmesi tuhaf… İlle kulağına ismini mi üflemek gerekiyor gerçeğin bizim gözümüzde varlık kazanması için?
Belki evet, gerçekler değil, imgeler çağındayız ne de olsa...

Sistemin devamını sağlamak için sistemin sürekliliğine engel olan eşitsizlikleri yumuşatma hevesi epeydir gündemde olan bir mevzu. Kapitalizmin olmazsa olmazı olan yoksulluğun tekrar üretilmemesi için değil, sadece “yumuşatılması” amacıyla Dünya Bankası, IMF ve küresel sermaye tarafından sosyal sorumluluk adı altında kaktırılan sadakacı zihniyet en yüce duyguların modeli olarak yıllardır uygulanıyor zaten. Bu yüzden Bill Gates, yoksulluğun nedenlerini ortadan kaldırmak yerine (ki bu Bill Gates ve sınıf arkadaşları için bir intihar –self destruction- olacaktır), onun “yumuşatılması” için harekete geçtiğinde yeni bir şey yapmış olmuyor.

Oysa; Davos’ta toplanan o kalabalığın varlık sebebi ve bu kalabalığa ait bireylerin Davos’a gidebilmek için aldıkları first class uçuşların ya da özel jetlerin parasal kaynağı dünyanın büyük çoğunluğunun yoksul oluşu değil mi? Yeni birşey de değil bu. Tarihi ve varoluşu sömürü ile onun güzide evladı yoksulluğa dayanan bu sistem hayatta kalabilmek için elbette kendi eliyle büyüttüğü ve daimi olarak kırbaçladığı yoksullarına şimdi sahip çıkmak zorunda.

Kârların devamı için yoksulluk sürdürülebilir olmalı. Çünkü kırbaç yaraları enfeksiyon kapmaya başladı. Bu yüzden Yokedici Kapitalizm’e karşı Yaratıcı Kapitalizm arayışı…

'Yaratıcı Kapitalizm' kavramını benimseyen şirketlere hükümetlerin destek vermesini de isteyen Gates, 21'inci yüzyıl kapitalizminin piyasa güçlerinden yarar sağlayamayan kişilerin hayatlarını da geliştirmek zorunda olduğunun altını çizdi.

Bu noktada, bu kişilerin piyasa güçlerinden neden yarar sağlayamadığı konusuna ise hiç değinmemiş Gates. Belki de değinmek istememiştir. Ben değineyim nacizhane...

Sistemin yararlarından mahrum olma durumunun iki sebebi olabilir:

Ya

- bu kişiler hala piyasanın öğütücü çarkına girmemiş noktalarda ikamet etmektedirler, yani meta zihniyeti çok uzaklarında olmasa da henüz içlerinde değildir

ya da

- bu kişiler sistemde konumlandıkları yerler nedeniyle piyasanın varlığı için yarar sağlaMAmak zorundadırlar.


Gates, altalta duran bu sebeplerden ikincisinin üzerini karalayarak, ilkinin altını çizmiş oluyor herhalde… Çünkü şöyle devam ediyor Gates:

Dünyada yaşayan fakir insanların yaşam koşullarını iyileştirmek, şirketleri dünyadaki fakir insanlara erişilebilir fiyatlarla katma değeri yüksek ürünler satarak daha fazla para kazanmaya teşvik edebilir.

Bu durumda Gates’in altını çizdiği şey, sistemin ortaya çıkardığı katma değerden yararlanamayanların hayatlarını geliştirmek perdesi altında, piyasa güçlerinden yarar sağlayamayan henüz metalaşmamışları ya da amansız tüketicilere dönüşmemişleri “tüketmeye” teşvik ederek piyasaya bağımlı hale getirmek oluyor.

Gates'in 'yaratıcı kapitalizm'i günde 1 dolardan az gelire sahip 1 milyar yoksul insanı ilgilendiriyor. Dünyanın en zengin insanları arasında yer alan Microsoft Başkanı, kapitalizmin temel ilkelerini gözardı etmediğini belirtti, ancak piyasa güçlerinin, teknoloji ve sağlıktaki gelişmelerle geride kalanların ihtiyaçlarına da cevap vermesi için daha iyi kullanılması gerektiğini söyledi.

Kapitalizm, hep kendi amaçları gereği büyük kitleleri etkileyen bölünmeler, sosyal ve ekonomik dışlamalar yaratmıştır. Terry Eagleton’ın Kuramdan Sonra kitabında da belirttiği gibi; “kapitalizm, ilkesel olarak, kimseyi dışlamaz; kimi sömürdüğü gerçekten hiç umrunda değildir. Hemen herkesi aşağıya çekmekte gösterdiği istek, hayranlık verici biçimde eşitlikçidir. Artık o kadar iştah açıcı olmasalar da, eski mağdurları ile arada bir görüşmekten çekinmez. Çoğu zaman, en azından, olabildiğince çeşitli kültürleri karıştırmaya isteklidir; böylece metalarını herkese satabilecektir”.

‘Yaratıcı kapitalizm’ simgesinin günde 1 dolardan az gelire sahip 1 milyar yoksul insanı (ülkesi, kimliği, cinsi, ismi silik, bütünleştirilmiş ve kaynaşmış devasa bir yoksul kitlesi) ilgilendirmesi ve bu insanlara teknoloji ile sağlık hizmeti götürülmesi vurgusunu yapması birini hergün delicesine dövüp sonra hastane masraflarını karşılamaya benziyor… “Oooh, iyileşsin de daha rahat döveyim, dövmeye doyamıyorum”.

Yeni ve yaratıcı bir şey söylememiştir Gates, çünkü söyleyemez. Kapitalizmin kaçınılmaz ve alternatifsiz olarak kabul edildiği umutsuz iyimserlik dünyasında (Bill Gates konuşmasında kendini ‘sabırsız iyimser’ - impatient optimist - olarak tanımlıyor), varolanın devamı için birilerinin daimi olarak sürünmesi gerektiğini ve bunun sona ermesinin kapitalizmin cenazesini kaldırmak olacağını gayet iyi bilen, akıllı bir adam olan Gates, “sürünenler ölmesin, şeker de yiyebilsinler” diye sınıf arkadaşlarına bir çağrı yapmıştır, hepsi bu. Çünkü kapitalizm doğası gereği kaybedenler için yaratıcı olamaz, yokedicidir. Kapitalizm, yokettiklerini yeniden tanımlama üzerine bir yaratı sunar sadece.

Yoksulluk asit, kapitalizm de aç bırakıldığı sürece kendi kendini sindirerek yok eden, asla doymayan, obez bir mide… Mide, asiti üretiyor, çünkü asitsiz sindirim yapamıyor. Ama fazla asit de mideye zarar... Yıllardır tüketip yok ettikleri yüzünden asit dengesi iyice bozulan öğütücü midemiz, ilacını da aile doktorundan buluyor: Yaratıcı Kapitalizm = CREative CAPitalism.

Kapitalizmin kendini sindirici kronik ve çaresiz hastalığına karşı, asit düzenleyici CreCap!
Bill Gates’inizden isteyiniz. Reçetesiz satılmaz.


- http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=89038

- http://www.gatesfoundation.org/MediaCenter/Speeches/Co-ChairSpeeches/BillgSpeeches/BGSpeechWEF-080124.htm

- Terry Eagleton, Kuramdan Sonra (After Theory), Literatür Yayınları, 2006



 
Saturday, January 26, 2008
  bö!2! -seçim-

kırılma gerçekleşti...
artık sadece bekliyorum.

düşlerimi seçiyorum:

BUUM?!*
 
Monday, January 21, 2008
  ışı_klıo_turak
 
Wednesday, January 16, 2008
  deşifre
 
  01.08
 
terste noku!!!

nobonik

  • Le Mort
  • god, doesn't have a stick!
  • 2
  • 1
  • Swine Flue
  • la nature au travail
  • ToSarkisWithLove
  • elÇizimiDiyagram
  • mavi bedri rahmi
  • AssoS
  • nobonal

    tasarımlar ve ürünler
    | mimarlıktasarımgrafikfikir |

    design and products
    | architecturedesigngraphicidea |

    nobonometre

    February 2007 March 2007 April 2007 May 2007 July 2007 August 2007 September 2007 October 2007 November 2007 December 2007 January 2008 February 2008 March 2008 April 2008 May 2008 June 2008 July 2008 August 2008 September 2008 October 2008 November 2008 December 2008 January 2009 February 2009 March 2009 April 2009 May 2009 June 2009 July 2009 August 2009 September 2009 October 2009 November 2009






    facebook

    Copyright (c) 2006 nobon nobonnobon.blogspot.com

    nobonnobon.gmail.com

    Powered by Blogger

    free web stats