nobon
Tuesday, August 28, 2007
  konu dışı



Toyo Ito
 
Wednesday, August 22, 2007
  şehrin kapıları

 
Friday, August 17, 2007
  kapı resimleri











 
Tuesday, August 14, 2007
  "köle kapısı"



Geberene kadar çalış, ta ki kolunu kaldıramayıncaya kadar. Tüket kendi, kendini terle, o kadar ki uyku dahi akamasın gözlerinden, gözlerini kırpmadan uyu olduğun yerde, ayakta rüyalar gör.

Yorul, aklını kapat, merakını öldür. Sadece durmayı arzula, azıcık uyumayı, iki dakika oturmayı. Arzula, o kadar ki sadomazoşist bir tavırla asla ona ulaşama ve arzunu arttır, zevk al.

Sahip olduğun telaştan, işten başka birşey düşünemeyinceye kadar bitir kendini, hiçbir şey üzerine düşünmeden hareket et, sadece mayışmak iste, unutmak iste. Kapıdan geç, ışıltılı, gürültülü, hareketli. Yetmediyse arttır dozajı, kanalı değiştir. Dozajı arttır, ta ki sızana kadar. Temiz bir kayboluş olsun bu karanlıkta, televizyonun otomatik kapatmasını ayarla. Kendi aklının kapalılığını yansıtsın o son saniyeden sonrasındaki karanlık.

Belirli iş saatlerinde yoğun çalışmak, çalıştırtılmak, tam bir sistem kurgulama aracı. Kendini bitirene kadar çalış sonra ise tek istediğin edilgen bir eğlence, bir göz meşgalesi, bir kulak oyalayıcı bir düşünce durdurucu olarak televizyon izlemek olsun. Fizksel edilgenlik, zihinsel aktiflik. İzleme üzerinden bir bombardıman. Yarılanma süresi var, ( ışınsal radyoaktif akrabalığı olan bombalar malumunuz ) ışıdıkça kısalıyor ömürler, ya da uzun ömürler kısa yaşanıyor.

O ışıklı kapı!
Sadece eşiğinde durduğumuz, asla içine giremediğimiz o göz eğlencesi. Uzaktan kumandasal sanrı hakimiyetimiz, gerçekte tam bir tutsaklık, tam bir teslimiyet. Katıldığımızı düşündürten yarışma oylarıyla oyalanmak üzerine gelişen bir yalancı toplumsal katılımcılık.

Yavaş yavaş, kapı önüne geliyor ve gözlerimi kırpmadan uykuya dalıyorum.
Kapının önünde gözüm faltaşı gibi açık, kulaklarımı ise dört açtım, dilim beynim sessiz hareketsiz imgesiz. Yavaş yavaş kendimi bırakıyorum. Kapı yüzünde uyuyup kapının yüzünde uyanıyorum
 
  Suda yürüyenler


Güneşin cayır cayır yaktığı bir günde TV haberlerinin "Türkiye Kavruluyor" (İstanbul kavrulmadan Türkiye'ye yaz gelmez ya asla) başlıklı görüntülerinin en tipik manzarası, şehirdeki süs havuzlarının nükleer atık yeşili sularında oynaşan beyaz donlu çocuklar ve bu havuzların önündeki "havuza girilmez" tabelasıdır hep.


Yokluk ve yasaklar;
Şehrin soluk alma, ferahlama yokluğu,
Fakirin hayattan keyif alma yokluğu,
Parası olmayanın yaşamak için kuralları delme zorunluluğu...
Zenginin eller havaya yaptığı havuz başı buzlu kokteyl anlarında, fakirin kavşak ortasındaki havuz içinde donlar aşağı keyfi...
Süs havuzlarının kenarına dizilmiş lastik ayakkabılar ve "girmek yasaktır" tabelasına asılmış küçük beden pantolon ve gömleklerin geçit töreni...


Yaz mevsiminde su boylarına iniyorlar büyük şehirlerin küçük ve yoksul çocukları. Yasak havuzlardan keyif çalıyorlar.
Yasaklığı sorgulanmayan havuzlardan keyif çaldıkları için de haberlere çıkacak kadar değişik oluyorlar.


Oysa hava bedava, su bedava(ydı).
Çayır çimen hala bedava.
Ama paran yoksa, pişik olmak mübah sana bu sıcakta.

Bir yanda ise kullanılamayan havuzlar, basılamayan çimler, dokunulamayan heykeller var şehrin her yerinde.
Yer kaplayan, ama sadece süs için duran dizi dizi vitrinler...
Tıpkı evlerin misafir odaları gibi...

Havuza girmek yasaktır!
Oysa su sesi ile şehir insanına serinlik hissi verme eylemi hangi Zen edebiyatında var?!
Yüksek derece huzur, yüksek sıcaklıkta soğutmuyor ki insanı!
Hem de arkadan şehrin baskın uğultusu gelirken...


"Bak ama elleme" mantığı şehrin kullanım alanlarına has değil sadece. Soruna yaklaşımda da aynı mantık var. Sorunun farkında olup, çözüm için pasif kalma ya da uzaktan kumanda modeli çözümler üretme hali...


Oysa çorabımı çıkarıp şehrin göbeğinde ayağımı suya sokmak istiyorum ben.
Ekmek arası beyaz peynir-domatesimi ayaklarım sudayken kafamda gazete kağıdından şapka varken yemek istiyorum, arka planda koskocaman bir şehir bangır bangır bağırırken.
Öğle tatilinde çimlere uzanmak istiyorum etrafımdan türlü türlü takım elbise, gömlek, tayyör geçerken.

Ve bunları yaparken kimse bana bakmasın, bakma ihtiyaci da duymasın istiyorum.

O beyaz donlu çocuklar da yasak deldiklerini değil, suda serinlediklerini hissetsinler istiyorum.
Ve bunları yaparken kimse onlara bakmasın, akşam haberlerde beyaz donlarından şıp şıp sular damlamasın istiyorum.
Mevsimlik-haberlik seyir değil, şehrin insanı, organik parçası olsunlar istiyorum.

Ben ayağımı küvette yıkayıp hemen geliyorum...

 
Saturday, August 11, 2007
  x y koordinatları
DİKEY GEÇİŞ























YATAY GEÇİŞ

 
Thursday, August 09, 2007
  Aç Kapıyı Bezirganbaşı


Geçemediğim kapalı kapıları aslında hiç çalmadığımı farkettim.

Açık kapılardan ise içeri girmeye cesaretim yok.

Anahtarım var, ama doğru kapıyı bulamıyorum.

Bekliyorum...

Kapı hakkı ne alırsın? Ne verirsin?

Bir sıçan...

İki sıçan...

Üçte araftayım.

 
Monday, August 06, 2007
  Rüyadan yoksun


Karın üstü yatmış uyuyordum
Bilincinde karnımın


Ölmek için saklanan
Bir deri bir kemik binlerce kuşla.

(Paul Eluard)
 
Friday, August 03, 2007
  X on-6





Şizofren şehirlerin en kıdemlisindeyim.

Zoo York!
Her sokağı, başka bir zaman ve mekan algısına açılan kapılardan oluşmuş, çoklu kişilik bozukluğundan muzdarip, bölünmüşlüğünü kurguladığı hayat ile kapatan bir kent burası. Bu şehir, gerçeği değerlendirme yetimi bozuyor, algımın kapılarını kırıyor.
Şehrin kişilik değiştirme anları çok ani başlıyor. Bir metro durağından diğerine geçerken, metronun iç rengi alacalı bir karışımdan, bir anda koyu bir tona bürünebiliyor.
Görünmeyen, ancak tesadüfler sonucu algılanabilen şeffaf kapılar var bu şehirde. Farkedilmedikleri sürece geçişte sorun çıkarmayan, farkedildiklerinde ise geçiş izni için içsel sorgulama isteyen kapılar bunlar.
Hava sıcak ve yapışkan.
Ground Zero manzaralı Burger King restaurantında buzlu çay içiyorum iliklerime kadar donduran klimanın gürültüsü altında…
Çöküşünü canlı canlı izlediğim bir yapının tozlu yıkıntılarına karşı ferahlamak ancak bu garip kombinasyonlar ülkesinde mümkün galiba.
Ground Zero’ya bakan büyük bir pencerenin önünde oturuyorum. Güneş gözümü alıyor. Bu bina ormanının en koyu gölgeleri altı sene önce tam bu noktada oluşuyordu oysa ki…
Dünya Ticaret Merkezi’nin mezarından vinçler yükseliyor şimdi, mezar taşları niyetine. Tepelerinde Amerikan bayrağı dalgalanan rengarenk vinçler…
Pencerenin tam önünde bir jip duruyor. Üzerine kocaman bir Amerikan bayrağı serilmiş. Normal bayraklardan farklı olarak kırmızı çizgilerin üzerinde yer alan beyaz gölgeler farkediyorum. Bayrağın altındaki açıklamaya kayıyor gözlerim:
Kahramanlar Bayrağı (Flag of Heros): Bu bayrakta 9/11/2001’de gerçekleşen terorist saldırılarda hayatını kaybetmiş tüm insanların isimleri yer almaktadır.
Bayrağın önündeki kartonun üzerine bakıyorum: 15 $.
Sokağın diğer köşesine bakan pencereye çeviriyorum başımı. Park etmiş arabaların dibine, üzerlerine Dünya Ticaret Merkezi’nin camdan bibloları yerleştirilmiş tezgahlar sıralanmış. Pırıldayan kule biblolarının tanesi 5 $.
Ölümün kahramanlığını sorguluyorum bir süre, masumken, sıradan bir günde işe gitmişken öldürülmenin kahramanlığını…
Böyle bir olayı bile tüketilebilir hale getiren sistemin içinde kahramanlık kavramının nereye denk düştüğünü bulmaya çalısıyorum sonra, ama beceremiyorum.


İçeriye kaydırıyorum gözlerimi.
Pencerenin karşısındaki duvara herbiri aynı kanalı gösteren 16 tane TV sıralanmış.
CNN!
Elindeki tepsiyi masaya bırakıp, fazla kilosu yüzünden sandalyesine zar zor yerleşen kadın…
Üzerindeki iş kıyafetlerine bakınca yıkılan Dünya Ticaret Merkezi kulelerinin yerine yapılacak binanın inşaatında çalıştığını tahmin ettiğim, az önce tekrar doldurduğu içeceğinden bir yudum alan yorgun gözlü adam...
Masanın altına yerleştirdikleri alışveriş torbalarını toparlayıp masadan kalkmaya hazırlanan çift…
Masadaki bilgisayarına bakıp telefonda birşeyler anlatan, koltukaltları terlemiş bir Yuppie…
Hepsi de kendi dünyalarına dönük gözlerinin boşluğundan ekranlara bakıyorlar. Son altı yıl içinde kendi dünyalarının sokak kapılarını çelik kapılar ile değiştirip, kilit sayısını da artırmışlar sanki.
Amerika’da topluma açık alanlarda yer alan çogu ekran gibi burda da sahnede CNN var. Baş rolde ise Usame Bin Ladin ve Geroge W. Bush.
Amerikan televizyonlarının en popüler karakterleri…
15 dakika boyunca gözlerimi ekrandan ayıramıyorum, tıpkı diğerleri gibi hipnotize olmuş gibiyim. Kendi dünyamın kapı kilidini açmadan, dışardakine delikten bakıyorum, bana gösterilenin gerçek mi yoksa kapının önüne yerleştirilmiş kurgu bir görüntü mü olduğundan emin olamayarak.
Bu ülkede geçirdiğim 3 haftanın her günü aynı muhabbet işitiliyor ekranda:
Olası terörist saldırılar…
ABD en büyük hedef…
Güvenlik, sarı alarmda…

Ve her haberde en az bir kere ekrandan pörtleyen Usame Bin Ladin...
„Şeytan Amerika…“
Yanyana, çapraz, üstüste, altalta.
Toplam 16 Usame Bin Ladin.
Tek bir ekran yetmiyor, çünkü korkuyu bölerek çoğaltmak lazım. Korku, bölünerek çoğalan, tek hücreli ilkel bir canlı...
Ekrandan dışarıya doğru kaydırıyorum gözlerimi.
Ground Zero’yu çevreleyen tel örgülerin dışında hayat çok sıradan oysa ki…
Sıcak, akışkan ve gerçek.

Kırmızı ışık yanıyor bir tarafta.
Sokağın öbür ucuna doğru insanlar akıyor bulundukları yerin şeklini alıp, arabaların arasındaki boşlukları doldurarak.
İnşaat alanına gelen kamyonlar için Ground Zero’nun kapısı açılıyor, anı yakalamak isteyen turistlerin fotoğraf makinalarını çıkartmak için açtıkları çantaların fermuar sesleri eşliğinde…
Köpeği tarafından sürüklenen kadın, kırmızı tasmaya daha sert asılıp çekiştiriyor hayvanı.
Dondurmasını yere düşüren sarışın kız çocuğu, sıcaktan yüzüne yapışmış saçlarının arasından donuk bakışlar atıyor yerde eriyen dondurmaya doğru.
Jipli bayrak satıcısı güneş gözlüklerini çıkarıp burnunun üzerini ovuşturuyor.
Tezgahın önündeki Asyalı turist, cebinden 10 Dolar çıkarıp kendisine beyaz kağıda sarılmış Ikiz Kule biblosunu uzatan adama gülümsüyor.
Hafif bir esinti geliyor birden, vinçlerin üzerindeki Amerikan bayrakları dalgalanıyor.
Ekrana tekrar bakıyorum.
Görüntü Usame Bin Ladin’den, George W. Bush’a geçiyor.
„Teröre karsı savaş… Şer güçler…“
çarpı 16
ve şimdi reklamlar...
Ne değişiyor?
Hangisi gerçek, hangisi kurgu emin olamıyorum.
Kapının hangi tarafındayım?
Zavallı şizofren algım…
Korku, oda spreyi misali TV’den püskürtülüyor burda.
Odanın rehaveti arttıkça bir fırt Usame Bin Ladin, bir fırt Bush aroması ferahlatıyor havayı.
Paranoyakların tercihi,
Pıssst pıssst…
Tam 16 kere!
 
Thursday, August 02, 2007
  08.07

 
terste noku!!!

nobonik

  • Le Mort
  • god, doesn't have a stick!
  • 2
  • 1
  • Swine Flue
  • la nature au travail
  • ToSarkisWithLove
  • elÇizimiDiyagram
  • mavi bedri rahmi
  • AssoS
  • nobonal

    tasarımlar ve ürünler
    | mimarlıktasarımgrafikfikir |

    design and products
    | architecturedesigngraphicidea |

    nobonometre

    February 2007 March 2007 April 2007 May 2007 July 2007 August 2007 September 2007 October 2007 November 2007 December 2007 January 2008 February 2008 March 2008 April 2008 May 2008 June 2008 July 2008 August 2008 September 2008 October 2008 November 2008 December 2008 January 2009 February 2009 March 2009 April 2009 May 2009 June 2009 July 2009 August 2009 September 2009 October 2009 November 2009






    facebook

    Copyright (c) 2006 nobon nobonnobon.blogspot.com

    nobonnobon.gmail.com

    Powered by Blogger

    free web stats