nobon
Wednesday, April 25, 2007
  Zombi



Ait olmadıkları yerlerde ve zamanlarda tekrar bedenlenen tasarımlar...
Zombiler.

Zaman:
1502 / 2001

Mekan:
Haliç - İstanbul / Aas - Norveç

İnsan:
Leonardo da Vinci / Vebjorn Sand


1502'de, şifre delisi ve gizem mühendisi ilan edilmesinden çok önce, elinde kağıtlarla bir adam İstanbul'a gelir.
Şehrin kodları ve dili şimdikinden farklıdır. İstanbul dilbigisinden sınıfta kalmamıştır henüz.
Adamımız bir köprü tasarlar Altın Boynuz'un koynuna.
2. Beyazıt'a bir mektup yazar, 2. Beyazıt'ın dilinde anlatır derdini.
Beyazıt, 'olmaz' der. Kelamı kanundur ne de olsa...
Adamımız ise bir Mona Lisa gülüşü kondurur suratına, planlarını alır, Roma dondurması yemeğe gider.

Doğu, yeni yeni ötekileşmektedir henüz.

499 sene geçer aradan. Önce kültür sınırsız, vatansız bir birikim olmaktan çıkarılır. Üstüne batı hiyerarşisi bindirilir. Bütünler parçalanır, aradaki boşluk karanlık diplere doğru derinleştikçe de köprüler dikilir heryere. Boşluğu kapatmayan, sadece onun üstünden geçen
köprüler.

Bu arada, soğuk enlemlerden birine Altın Boynuz'un kırık hayali dikilir. 1502'den gelen bir zombi...

Altından su yerine arabaların geçtiği, neyi neye bağladığı belirsiz, aidiyetsiz bir köprü.
Asla kendi olamamış, iki dünya arasında kalıp hayaletleşmiş, kişilik bunalımından muzdarip, kuzeyin soğuğu içine işlemiş, suyu özleyen bir yol köprüsü.

Üstünden geçebileceği suların kışın donup katılaştığı bir ülkede, Altın Boynuz'un sularını özleyen bir kuzeyli yapı...
İtalyan mı yoksa?
Yoksa İstanbullu mu?
Farkeder mi? Fark etmeli mi?






 
Sunday, April 22, 2007
  balık



















boğaziçi_geç 19.yy
Sabri Dereli'ye ( babama ) teşekkürler...


 
Wednesday, April 18, 2007
  yoklama no.2


18:00/22:00

yiyecek ve içeceklerinizi getirin




 
Monday, April 16, 2007
  hatırlatma

Çok uzun süre önce değil, yaklaşık 1,5 yıl kadar önce, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı, İstanbul'un bir sembole ihityacı olduğunu düşündü ve bunun ne olacağını bulmaya ve o şey her ne ise onu yapmaya karar verdi.







Çeşitli önerileri oldu, Boğazın Marmara girişine dev bir heykel dikmek gibi...

O zamanlar, Almanya'dan gelen bir öğrenci grubu ile Taksim'deki Park Otel üzerine çalışıyorduk.








Bunlar, kısa zaman önce eklediğim "anı" başlığı altında yazdıklarımla yakından ilgili. Görsellerin yanındaki "kırık ingilizce"li metinlerde, yukarıda geçtiğim özeti derinleştiren açılımlar var.









AKM'yi yıkmak,
yerine birşeyler yapmak,
ne için, ne pahasına,
ne amaçla,
neden AKM,
neden Muhsin Ertuğrul,
neden hep tutucu bir tavırla oluşturulmuş tepkiler...

Tartışmalı bu tip konular hakkında, tüm yorumları neden ya da benzeri sorularla inceltmek, haklı savunmaları güçlü kılacaktır...
Kafaları biraz daha yormak lazım.


Evet yıkılmasınlar, ama neden?






 
  merdiven




Çatalhöyük'ten merdiven tasvir eden bir duvar çizimi


 
Sunday, April 15, 2007
  Teknik bir sorundan dolayı hizmet veremiyoruz. Lütfen algılarınızın ayarları ile oynayınız...



Ters giden birşeyler var değil mi?
Bir yerlerde...
Ucu sana da dokunan.
Şekle şemale sokamadığın bir sıkıntı.
Tıpkı, mukoza olmasaydı açlık halinde mideni bile sindirecek sertlikteki mide asidi gibi, beyninin boş anlarında seni sindirmeye başlayan, senden çıkan ama senden bağımsız, kontrol edemediğin ağır, akışkan bir karanlık...

Şehrin köşebaşlarını becereksiz çalgıcılar ele geçirmiş gibi sanki.
Sokaklardan tüm şehre ve ülkeye bir kakafoni yayılıyor.
Alıştığın için umursamadığın, umursamadığın için sorgulamadığın, sorgulamadığın için normalleştirdiğin, normalleştirdiğin için yabancılaştığın, yabancılaştığın için senin dışında sandığın, senin dışında sandığın için susturmak için uğraşmadığın bir uğultu.
Her yerde...

Yolumu her sabah geçirdiğim rotanın bir noktasında bazı sabahlar bir klarnetçi çıkıyor karşıma.
Klarnetini bir türlü çalamayan bir klarnetçi.
Önünden her geçişimde ya notalarını düzenliyor, ya klarnetin orasını burasını kurcalıyor ya da klarneti söküp, parçaları tekrar birbirine geçiriyor.
Klarnetin kurcalamadığı köşesi kalmıyor, ama üflemesi gereken yere havayı basmıyor.

Asla...


Zurna bir türlü zırt diyemiyor.

Çalmaya bir türlü hazır olamama hali...
Kendini, ciddi işlerle meşgul gibi gösterip, aslında hiçbir şey yap(a)mama hali...
Hep birşeylere hazırlanıp, ortaya hiçbir şey koyamama hali...

Hiçbir şey yapmamakla o kadar meşgul ki, başka bir şey yapmaya vakit bulamıyor sanki.

Yaşlı da bir insan.
Sırtı yer çekimi yönünde öne doğru açı yapmış, saçları tepeden dökülmüş.
Saçsız yerlerden kafa derisinin çilleri görünüyor.
Hem saçlarında hem de kendisinde bir tutunamamışlık hali var.

Korkutuyor beni.
Ona baktığımda, aynaya baktığımı hissetmekten korkuyorum çoğu zaman.

Beceriksiz klarnetçiler var sanki her yerde.
Zurnanın asla zırt diyemediği dünyaların kaybeden liderleri hepsi.
Bize olanaklar dünyasının acısını çektirip, seçeneklerinin tümü yanlış olan çoktan seçmeli sorularda doğru cevabı bulmaya zorluyorlar bizi.

Sonsuzluğu, amaçsız seçeneklere indirgiyoruz ilk önce.
Sonra bunların içinden seçim yapmaya çalışınca kendimizi özgür zannediyoruz.
Limit sonsuza gidiyor, ama biz gözlerimizin ve aklımızın sınırlarını köşeli parantezlerle kapatıyoruz.
Alternatifsizlikten şikayet ediyoruz, ama üste kallavi meyveleri dizip, alttan çürükleri kaktıran kazıkçı manavdan da yıllardır bir türlü vazgeçemiyoruz.
Yan sokakta sebze meyve hali var halbuki.

Vazgeçiş, kendine başkaldırmakla başlıyor önce.

Önceden kurgulanmış, kurallarına yabancılaştığımız oyunların içinde sürekli ebeyiz.
Gözlerimiz bağlı, ellerimiz serbest. Ama gözlerimizdeki bantı çekip atacak özgürlükte olduğumuzun farkında olmadan bir duvardan diğerine toslamaya devam ediyoruz.
Acınacak halimizi ve gerçek olamayacak saçmalıkları hissetmemize rağmen, boşlukla ve kendi faydasızlığımızla yüzleşmemek için gerçek dışı, karanlık kurgularda yaşamayı tercih ediyoruz.
Yaptığımız her eylemi, aldığımız her kararı bu gerçek dışı evrenin kodlarıyla rasyonalleştiriyoruz.
Sınırsız bir evrenin içinde etrafımıza dört duvar örüyoruz. Koca evrende hapsolduğumuz bu minik kapsüllere de hayat diyoruz.
Ve bundan o kadar eminiz ki sorgulama gereği bile duymuyoruz.

Yaz günü açık camı çerçeveyi görüp aşka gelen kara sinekler gibi bir takım evlere girip, çıkmak istediğimizde ise açık camı görmeden inatla kapalı camda arıyoruz kaçışı.
Tosluyoruz.
Sersemliyoruz.
Kendimize geliyoruz, dışarıyı görüyoruz, çıkmak istiyoruz, çabalıyoruz.
Ama yine aynı cama çarpıyoruz.
İnatla.
Durmadan.
Oysa yan pencereden püfür püfür esinti geliyor içeri, yosun kokulu.
Farketmiyoruz.
Başka bir çıkışın olabileceğini düşünmüyoruz.
Camı birileri döşüyor. Umursamazlığımızın, bakıp da göremeyişimizin farkında olan birileri...
Ama yandaki açık pencereyi farketmekten o kadar aciziz ki...

Dünyamızın sınırlarını biz çiziyoruz.
Ama alternatifsizliğe mahkummuş gibi yaşıyoruz bu hayatı.
Rüyadan yoksun eylemlerimizin cezasını kafamızı camlara vura vura çatlatarak, dışarıya kavuşamadan, çıkışa bir türlü ulaşamadan, sersemlemiş bakışlarımızı camın öte tarafına dikip, gözümüz açıkken nalları dikerek ödüyoruz.
Cesedimizin üstüne yandaki açık pencereden yosun kokulu deniz havası esiyor inceden.

Oysa camlar açık, ardına kadar.
Farkına varmak için algılarının ayarlarıyla oynamalı insan.




Algılar değiştiğinde dünyanın da değişeceğini görmekten neden bu kadar korkuyoruz hepimiz?
Anteni düzeltmek için çatıya çıkmak zor mu geliyor?

Net olmayan görüntülere bakıp, körlük pahasına aynı filmi izlemeye devam o zaman...

İki derecelik sapmayla en güzel kanalları yakalayabilecek kapasitedeki antenlerin ayarlarını düzeltmeye üşendiğimizden bu hayatı, bu ülkeyi, bu dünyayı, bu sistemi tek kanaldan, onu da berbat bir görüntü kalitesiyle izliyoruz.
Oysa evren farklı frekanslarda döndürüyor gerçekliğini, üstelik yüksek çözünürlükte ve en iyi renk kalitesinde.

Farkında mıyız?

Seçimler geliyor...
Hep geldi, hep gelecek.
Ölü doğmuş potansiyeller mezarlığı olmamalı bu ülke artık.
Özgürlüğün seçmek değil, seçenekleri yaratabilmek olduğunu farketmek için lütfen algılarınızın ayarıyla oynayınız.
 
Friday, April 13, 2007
  zaman




"bu kapıdan senden başkası giremedi, çünkü sadece senin içindi bu kapı"

Kafka -dava-





 
  anı
AKM neden yıkılmasın?
Yıkılmasını isteyenler, nedenlerini bir bir sıralıyorlar. Ustaca, söylemlerini kolay tüketilebilir vaadler ile süslüyorlar.
Daha büyüğü, daha moderni, bugünün koşulları ile, bugünün İstanbul’una yakışacak yeni bir kültür merkezi. E harika!

Yıkılmasını istemeyenler de kentsel kültürel belleğin sürdürülebilmesi üzerinden kurguluyorlar söylemlerini. Kimse anlamıyor. Bir dönemin simgesi, bir kültürel miras. Kimse bunlarla ilgilenmiyor.

Bir binayı simgeleştirmek.
Bir simgeyi binalaştırmak.

AKM’ye karşı olan yıkıcı tavır da, onu savunan korumacı tavır da aslında temelde bu iki durum üzerinden kendini konumlandırıyor. Sorun, mimarinin düzleminden ideolojiler düzlemine kayınca iş çığırından çıkıyor. O zaman korumacı tavır da yıkıcı tavır da tutuculaşıyor. Tartışmanın ekseni kayıyor.
İdeolojiler, düşünsel boyutlarını kişide derinleştirmediklerinde ya da geniş gruplar tarafından hemen kabul görmediklerinde, bir sağlamlaştırıcı ve imge yayıcı olarak mimariyi çokça kullanırlar.
Bir “varım” deme aracı olarak, mimarlık.

Farklı ideolojileri din dışı, ya da dini ayrımı yapmadan dikkatle incelediğimizde, zamanın çeşitli anlarında mimarlığı ve hatta çapı genişletirsek tasarımı nasıl kullandıklarını görebiliriz.
Bu etkileşim yöntemleri ile, insan yarattığı kendi binalarına, anlamlarını kendinin verdiği yaratımlarına, onlar insandan bağımsız bir sürecin parçaları imiş gibi özel anlamlar yükleyerek bakmaya başlar. Binalar, insanların yaratısı olmaktan çıkıp, simgeleşirler ve kendilerine ait, tüm bu süreçten bağımsız bir özleri varmış gibi ilgi görmeye başlarlar. Camiler, dönemsel önemli kültür yapıları, devlet binaları, grup evleri... İşte o zaman, camiyi yıkmak günah, AKM yi yıkmak da karşı devrimcilik olarak algılanır. İnsanın kendi ürettiği şeylerle kendini yeniden-sürekli-adlandırması.


















Mevcut düzen=simgelerin çatışması

Bu denklemde, yapılar tabi ki büyük önem kazanıyor. Tartışmalar, uyutma politikaları ve dönüştürme projeleri... Akademisyenler, mal sahibi, yüklenici, çalışanlar ve o çevrede yaşayanlar... Birbirlerinin içine geçmiş bu neredeyse kemikleşmiş sistemin farkında olup, koruma ve dönüştürme tavrını ona göre ortaya koymakta fayda var. Aksi taktirde tavır, taksim meydanına cami istemindeki tutuculutan farklılaşmayacak.

Durum net bir biçimde ortaya konmalı, tek bir bina üzerinden değil, genel tavırlar üzerinden yıkmama söylemi geliştirilebilmeli.

Son: Park otel, süzer plaza vs vs. bunlar yıkılamıyorken, bazı şeylerin nasıl bu kadar kolay yıkılabilir olduğu, ilişkiler, sistem ortaya konulabilmeli ve bu açılardan durum irdelenmeli.

Yoksa, AKM neden yıkılmasın ki?
 
Thursday, April 12, 2007
  04.07

 
Friday, April 06, 2007
  daima il(g)eri!!!



iill(g)eriiii!!!

 
  ürün seçkisi

nobonik ürün seçkisi yakında!!!

 
  mimar
Normal vatandaş mimara neden ihtiyaç duysun ki?
Ortalama gelir düzeyine sahip olan bir insana, mimar, aynı ekonomik koşullar ve imkanlar içerisinde yüklenicinin ( müteahhit ) verebileceğinden daha fazla ne vermeyi vadediyor ki o insan mimarı tercih etsin?
Mimarların gündeminde bu ihtiyaca cevap verecek çözümler, kurgular, tasarımlar var mı?
Mimarlar bunu kendine dert ediyorlar mı?

Şehre bakıp, binalar ve kentsel doku hakkında yorumlar yaparken, hep hakkında konuşutuğumuz, sorun olarak gördüğümüz, eleştirdiğimiz bir yapı stoğunu başlangıç noktası olarak alıyoruz. Bunların sahipleri ya da yaptıranları hakkında hep atılıp tutuluyor. Cahiller, şehir katilleri, kent düşmanları... Mimarlar kendilerinin büyük bir bölümünün dışında kaldıkları bu yapı stoğu alanı hakkında yorumda bulunurlarken, kendi üretimlerini çoğunlukla başka çerçevede, başka bir ekonomik boyut ve müşteri alanında gerçekleştiriyorlar. Dışında olduğu, içine bulaşmadığı, sorun olarak gördüğüne çözüm önerileri geliştirmediği bir yerde durup eleştirmek, yermek ne kadar kolay.
Mimarların çekildikleri, ilgilenmekdikleri bu alanın başkaları tarafından doldurulması, mimarların almadığı sorumlulukları onların almaları çok doğal. Bu hevesliler, mimarların çekildikleri bu alanda iyi kötü birşeyler üretiyorlar, mimarların ve plancıların kendi aralarında tartıştıkları projeleri, o tartışmalardan bağımsız inşa ediyorlar, binaları ve şehirleri biçimlendiriyorlar. Sonra mimarlar ve plancılar bunları eleştiriyorlar. Hakları tabi ki var. Herkes ürünler hakkında yorum yapabilir ama yorumun değeri biraz da yorumcunun, bu tartışma ve üretim alanındaki ürünleri, projeleri ile belirlenmez mi?
İşte bu yüzden şöyle deniyor:
Onlar konuşur durur hiçbir şey yapamazlar.
Biz işimize bakalım, onlar tartışadursunlar.
Ben iş üretiyorum, sen söz.

Bilimsel bilgi geçerliliğini şöyle basit popülist bir söylemle yitiriyor:
Ben sana binlerce konut, şu kadar okul, bu kadar iş merkezi inşa ettim hey vatandaş! Onlar ne yaptı? Hem birşey üretmeyip sırf konuştular, hem de bizim işimize, sana olan hizmetimize engel oldular.
Kazanan hep bu görüş ve söylem olmuştur. Çünkü bu sözler tahlil edilip karşısına güçlü bir söylemle çıkılamamıştır. Hizmet talep edenler hizmeti veren profesyonellerden uzaklaştılar, profesyoneller de kendinden hizmet talep etmeyene yabancılaştılar. Kimse birbirini tanımıyor, yüzüne bile bakmıyor.




Kentler ve binalar hakkında konuşurken ne kadar söz sahibiyiz?
Mevcut yapı üretim ve planlama şekillerinin çoğunun dışında kalmışlar olarak, sadece üniversite mezunu olmamız ya da çeşitli derecelerde profesyoneller olarak tanımlanmamız sözümüzün dinlenmesi için yeterli mi?
Problem olarak tanımladığımız duruma yönelik biz ne geliştiriyoruz da, başkalarından geliştirdiğimiz duruma yönelik bir ilgi, bir sahiplenme bekliyoruz?
Akıllarımızda mevcut duruma yönelik ne tür fikirler var? Olması gereken bir kent veya bina imgesi üzerinden yola çıkmadan mevcut durum üzerinden bu ana bakabiliyor muyuz?
İhtiyaçları, istekleri, sorunları görebiliyor onları akıllarımızda tanımladığımız, kullanıcıya atfettiğimiz ihtiyaç istek ve sorunlardan ayırabiliyor muyuz?
Kentlerimize bakıyor ve görebiliyor muyuz? Mesela, İstanbul tarihi yarımada ve Boğaziçi mi demek yoksa, onun dışında kalan herşey mi? Boğaziçi ve tarihi yarımadanın 10km. dışındaki alanda yaşayan kent, istanbul’un özü olarak görülen alanlardan daha büyük değil mi? O zaman bugün İstanbul neresi? İzmir, Ankara, Trabzon, Adana, Mersin...neresi?
Bina üretimi açısından yepyeni bir dönemdeyiz. Mimarlık eskiden olduğundan daha çok dillendiriliyor. Mimarlara ilgi artıyor. Her mimar bu ilgiden pay almaya çalışıyor. Bu yüzden mimarlık, hem konut projelerinde hem de hayata dair bir imge olarak reklamcılık yöntemleri ile pazarlanmaya çalışılıyor. İnsanlara deniyor ki: “ Mimarlara ihtiyacınız var, mimarları tercih edin” Bu o kadar dillendiriliyor ki insanlar buna inanmaya başlıyorlar, tercihlerinin nedenlerini ve dürtülerini sorgulamadan. Sıkı bir reklam kampanyası... Mimarlar da bunu destekliyorlar: “Evet beni al!!!” Biz de kampanyaya inanıyoruz. Kendimizi sorgulamıyoruz. Çünkü inanıyoruz, biz mimarız, biz planlamacıyız, herşeyden, üretimimizden, piyasadan, kullanıcıdan, üründen bağımsız bir değerimiz var.
İnanmak istiyoruz.
Ama sormuyoruz:
Normal vatandaş bize neden ihtiyaç duysun ki?

 
Thursday, April 05, 2007
  takoz



yorumsuz...
nobonik göster_gençler: zeynep-bengi
yer: taşkışla/istanbul_bilgisayar lab.ı
an: önünde öylesine beklerken, inadına kapanan giriş kapısını açık tutmak için, lab.ın içinden biri çıkar ve takozzz'u kapının altına sıkıştırır. nobon da belgeler...





 
terste noku!!!

nobonik

  • Le Mort
  • god, doesn't have a stick!
  • 2
  • 1
  • Swine Flue
  • la nature au travail
  • ToSarkisWithLove
  • elÇizimiDiyagram
  • mavi bedri rahmi
  • AssoS
  • nobonal

    tasarımlar ve ürünler
    | mimarlıktasarımgrafikfikir |

    design and products
    | architecturedesigngraphicidea |

    nobonometre

    February 2007 March 2007 April 2007 May 2007 July 2007 August 2007 September 2007 October 2007 November 2007 December 2007 January 2008 February 2008 March 2008 April 2008 May 2008 June 2008 July 2008 August 2008 September 2008 October 2008 November 2008 December 2008 January 2009 February 2009 March 2009 April 2009 May 2009 June 2009 July 2009 August 2009 September 2009 October 2009 November 2009






    facebook

    Copyright (c) 2006 nobon nobonnobon.blogspot.com

    nobonnobon.gmail.com

    Powered by Blogger

    free web stats