birşeyler yaratma dürtüsü, yaşıyor olmanın bilinen sıradanlığı ve kendiliğindenliği ile, ölecek olma hissi arasından kaynıyor. her an bu duygunun içinden değil ama, birbirinin karşıt hali, diğeri olmayan, bir bütünlük tanımlayan bu ikililiğin tanımladığı bağlam içinden...
bu durumla yüzleşecek cesareti ya da duyusal (gizli ya da apaçık) uyanıklığı olanlar yaratıcı olanların şahsında bedenleniyor.
ya da: bedenlendikleri o şahısların oluşlarında bu durumla yüzleşecek cesarete ya da duyusal (gizli ya da apaçık) uyanıklığa sahip oluyorlar...
buradaki yüzleşme, bir güç gösterisi, bir başarı konusu, bir gurur malzemesi değil. çoğu zaman kaybolmuşluk, tedirginlik, pes etme ama bırakamama isteği ile sarılı. dahası bu hisler hep kendilerini önceleyen ya da takip eden coşku ve sevinç ile içiçe.
zor.
yaratıcının bu hali, onu ortalamalardan sıyırmadan uçlara doğru çekiyor.
ıssız bir adaya düşen insanın, karar anını her an yaşamak bu.
yaşama devam ama nasıl? buradan kurtulmaya çalışmalı ama nasıl?
her soru ve cevabı yaşamı ve ölümü içeriyor. bitkileri ye, zehirli öl, bitkileri ye zararsız yaşa; sal yap öl, sal yap yaşa...
aynı sorulara verilen farklı cevapların sonuçları arasındaki keskin fark...
belirsizliğin ihtimalleri...
ne kadar çok görebilirsen eylem kararı o kadar zorlaşıyor. yaratanlar, o görebilme içinden eyleme geçiyorlar.
ölüm her an.
her an ölmek.
ya da ölmek yerine yaşamak kelimesi de konulabilir.
aynılıklarına dair bir anlama geliştiğinde, anlamak içerisinden bir dinginlik oluştuğunda, çatışma bittiğinde eylemin niteliği neye dönüşür?
tıp ile ömür tahmin edilenden çok uzarsa neler olacağı, nelerin değişeceği merak uyandırıcı...
Güncel konu, damlacıkla bulaşan salgın hastalıklar. Durum böyle olunca, önlem olarak tanımlanan korunma yöntemleri, gündelik yaşantımızdaki davranışlarımızı da etkiliyor.
El sıkışmayın, 5 ay boyunca öpüşmeyin...
Kişisel kaynaklarımdan edindiğim bilgiye göre, ortamdaki bu çok tantanalı salgın var propagandası, bir yanıyla stoklanan ithal ilaç stoğunun eritilmesine yönelikmiş... Çünkü zaten normal gripten yıllık ölüm oranı yüksekmiş. Bu da işin bir yönü...
Damlacıkla bulaşan hastalıklardan korunmanın bir yöntemi, maske kullanmak. Bazı karanlık bilimkurgu filmlerinde, eskiden kış aylarında İstanbul'un hava kirliliğini gösteren TV haberlerinde sıkça gördüğümüz gündelik hayatın parçası olan maske yeniden ortalıkta.
Bağışıklık sisteminde zayıflamaya yol açan hastalığı olanların gündelik yaşantısının bir parçası olan bu maske, dünya bu gidişatını sürdürürse hepimizin yaşantısının bir parçası olacak gibi görünüyor. Tabi ki ilk başta...Daha sonra muhtemelen, filtreli cihazlar devreye girecek...Onlar da, artık o zamanın teknolojisi neyi geliştirebiliyorsa, şimdi ki bilinen tipleri olan gaz maskeleri ve türevlerinden, daha küçük boyutta geliştirilecek yeni sistemlere doğru farklılık gösteren tipte olacaklar.
Bu yolda tabi ki şu gibi sorular sorulmaya başlanacak:
Burun ve ağzın kapanmasıyla, insan yüzünün ifadeleri nasıl okunacak?
Dinlemenin duymak kadar önemli olan kısmı, yüz ifadelerini ve mimikleri okumak ise, dinlemenin yeni biçimleri nasıl olacak?
Yeni kumaş teknolojileri ile belki görünmeyen ya da ifadeyi kapatmayacak maskeler geliştirilebilir ya da soluk alıp verme üzerine yapılan bir çalışma ile farklı çalışan maskeler üretilebilir. Ama o güne kadar yukarıdaki sorular, sorulmaya devam edecek gibi...
Bunlar üzerine düşünürken, üzerinde ifadeleri taşıyan maskeler olabilir mi diye düşündüm. Antik masklar gibi ifadeleri üzerinde taşıyan şeyler...
Tabi bunlar çok hızlı ürüne dönüşebilecek şeyler.
Biraz araştırınca, bunların yapılmış olduğu da görülebiliyor...Süpriz!
Bu yüzden de, tasarlamaya niyetlendiğim bir ürün grubu ile uğraşmaktan vazgeçiyorum. Ama konusu önemli. Yukarıdaki sorular hala üzerinde uğraşmaya değer. Esas üzerine düşülmesi gereken kısım ise yeni teknolojiler ile bu sorulara verilebilecek cevaplar...
salı sabahı bekleyişimde kapalı dükkan kepengi arkasından görüp gözüme kestirdiğim bir kitabı satın aldım bugün.
Assos'ta sahilde bulduğum bir taş üzerine bir delik açtırtmak için, kapalı takı tamiratçısının önünde açılmasını beklerken, karşısındaki dükkanın vitrininde görmüştüm bu kitabı. Bedri Rahmi'nin mavi yolculuk defterleri... bugün gidip kitabı satın aldım, ama deliği açtırtmadım.
taş hala taş; taş, fikrim olamadı daha... kendi kendimi durdurdum, bir fikre ikna oldum.
mavi yolculuk takıntım var.
sadece bir kere çıkmış olsam da fikrine takıntılıyım.
mavi yolculuk; mavide bir yolculuk değil, kendi başına mavidir gibi gelir bana hep. bir şeyde onla bir olma hali.
mavi bir şeyde bir seyahat değil...
bazen kuruda günlerce mavi olma halim bundan...
kitap, cevat şakir'in daveti üzerine izmirde, efsanevi bir "ilk mavi yolculuk" ekibinin buluşmasından ve yaptıkları ilk geziden bahsediyor çok kısa olarak. sonrası çizimler...
bazısı çok etkili. sabahattin ali'ye dair olan iki çizim inanılmaz. onun karakteristik hallerinden, trajik hikayesinden mi yoksa çizginin etkisinden mi bilmiyorum...
suyun üstündeki bu garip 9 adam. yedikleri içtikleri belli kısıtlı...az meze, bol ve hep balık, büyük ihtimalle de rakı.
ama hep muhabbet. izmirden bodruma doğru yolda, efese milet e denizden uğramak, oralarla ilk karşılaşmalar, balıkçıdan oraları dinlemek, çizmek, konuşmak...
bu konuşmak dediğim de hakikaten konuşmak. ikna için değil, laf olsun diye değil, esastan konuşmak. öyle ki yolculuk bitince bile çarşaf çarşaf mektup üzerinden konuşmaya devam etmek.
sıkıcı ve tekrarlı olmasın istiyorum yazı. dikkatle okunamadığını biliyorum. ama 9 adam bir tekne, uzun mu uzun bir yol. biri şair, biri yazar, biri ressam, bazısı hepsi, bazısı hepsinden başka birşeyler...
tantana değil başka birşeyler istiyorum. ete kemiğe giren, acıyan hoşa giden...
söz dediğin beyinden öte ete batmalı ki insan pullansın.
hayatın mavisinde balıkçı bir balık olmak için plan yapıyorum.
AssoS durup sıkılıp, kendimi kovalarken kaçıp, vardığım yerde yine kendime rastlamak ne kadar da alışıldık ve rahatlatıcı; durup sıkılırken ki; kovalayıp kaçarken ki ruh halimin aksine.
anın karakteri, burnuma gelen taze kekik kokusuna kendimi kaptırıp, kokunun hangi yönden esen rüzgarla bana geldiğini anlamaya çalışarak aşağıya yürürken berraklaşıyor...
düşünce kanallarım gevşeyip açılıyor.
koklarken ki sessizlikte bulabildiğim tek şey, ağır ağır ama o garip gürültülü sessizlik içinde cüssesinin aksine çatır çutur otları ezerek ilerleyen bir kaplumbağa...
her anlamda kaplumbağ; yaşamı sırtında taşıyan.
akıldaki birikintiler bir anda, onun sarı bir papatyanın çiçeğini, zamanı yavaşlatan bir ağırlık ama dinamik bir çeviklikle tek seferde yemesi ile kayboluyor.
niyeten kötüsü yapmaya niyetin olan şeylere uzaklaşmak. niyetten nasıl uzaklaşılır sorusu akla hayalgücüne yabancılaşmayı düşürmeli, ki hayalgücü en sana ait olan, seni sen yapan şey. herkesin aynı şeyi aynı şekilde hayal ettiği bir yerde farklı insanlardan nasıl sözedilebilir ki. hayal üretme özgürlüğü ve içgüdüsünün tüketildiği an, yaşamayı bıraktığımız an. yarına neden başladığın, şu anda ne yaptığın hiç sormasan da önemli. cevabı ise ancak hala hayallerin varsa ve kendini susturmamışsan verebilirsin gibi görünüyor. içten içe haykırıp, dıştan zortlamalar ve inlemeler yayıyorum. durumlara dair hayal ve fikir üretimlerim çok şükür hala gaz çıkartıyor.
¶ 7:12 PM0 yorum
yayımlayan Cenk
To see the similarities between the things, one have to go to the other and face it. It's impossible to understand the other from here which is belong to me, not to other. And once you are there where the other is, it might still be impossible to understand the other. One have to be the other to understand it. Men-woman, loving one-loved one, this city-that city etc.... If facing means “to be”, than one have to have mirrors to face. Mirror situations, people, occasions, places, things. Tools to be the other, so for you to be the other and so again; to be me!
But at the exact moment that you became the other, there is a problem again. you became the other and now it's also impossible to realize yourself.
To realize yourself with an inner scan done by yourself is impossible. You can only face with yourself by being the other, so the not you. If you became “the not you”, than it will be a contradiction, facing yourself which is not exist anymore from the moment that you turn to be the other.
So identities vanish. Or we have limitless identities. A constant change. We become us during the inbetween times! After the change starts and before it ends. So, during the change.
5 yıl önce, Galatasaray’dan sonra tenhalaşan İstiklal Cad. ucuydu Asmalımescit. Badehane’de, içeride dağıtarak dans ederdik. Bizden başka belki 10 kişi daha, toplamda maksimum 20 kişi. Dışarısı sessiz, ıssız ve Sofyalı’ya kadar karanlık olurdu. Sonrasında, KumSaati, Babylon, Refik vs.
Şimdi Asmalımescit tıklım tıkış. Tek kişilik geçme aralığından iki sıra halinde, gidiş geliş ilerlemek güç. Ama tabi ki keyifli. İnsanın bu durumla her karşılaştığında, böyle olacağı belliydi diyesi geliyor, ama diyemiyor. Çünkü böyle olacağının hissi vardıysa bile, şu ana gelinmeden o hisler kelimelenmiyor.
Esas çılgınca olan, Tünel meydanı. Sigara yasağı ile birlikte, mekan önüne taşma, mekanın önünde takılma hali yaygınlaşıp sevilince, ortalık birden kalabalıklaştı. İnsanlar birbirleri ile kaynaştı. Tünel meydanında açılan Lokal, Pi ve taşınan KumSaati, meydan için 3 yönelim ve yoğunlaşma noktası tanımladı. Yaz aylarında önü dolan Lokal, müşterisi dışındaki kitleyi de “meydanda ayakta durur, ortamı keser, kendi içkisini kendi getirir ve içer” halde dönüştürdü. Lokal ve Pi’nin müşteri kalabalığı, meydanda toplanan insanlarla birleşti. Sonbaharın güzel akşamlarında yazın burada olmayanlar da ortalığa çıkınca, normalde mekan önünde hızla sipariş alan garsonlar, artık potansiyel müşteri avına çıkar oldular.
İçecek bir şey alır mıydınız? ( Tünel meydanı çevresinde, Lokal garsonunun sözleri…)
Tramvay yolunun kıyısında yerde içkili piknik, tramvay durağında oturmacalı takılmaca, Simit Sarayı çevresi atıştırmacalı oturmaca, seyyar mısırcıdan atıştırmalık takviyesi, Tekel bayiinden içki tedariki.
Yaşayan bir Açıkhava kulübüne döndü Tünel meydanı.
Şamata ve tantananın keyifli izlencesi.
Herhangi bir kulübün iç öğelerinin, dışarıya saçılmış halinin, kendi tesadüf ve dinamikleri ile, her an yeniden biçimlenerek yaşanması. İçki, çerez, insan, muhabbet, şamata…Ya da bunlar zaten dışarının, mekanların içine tıkıştırılmış öğeleri.
Kalabalık beraberinde olayları da getirecektir. Gösteri artacak, nasiplenmek isteyenler çoğalacak, hızsızlık olacak, kavga çıkacak, mekanlar belki bir gün, kendilerinden içki alan insanlar sırf azaldı diye, polise ya da belediyeye şikayette bulunup kendi dış alan çizgilerini belirleyecekler ve o alanların dışında, dışarıda “takılmayı” polis ile engelleyecekler. Kim bilir?
Çevrenin sağladığı kadar sonsuz, içecek ve yiyecek seçenekleri, gözün ve dilin girişkenliğince sonsuz tanışma ve muhabbet imkânı, hayal gücünün ve meydanın doğurganlığınca sonsuz kullanıma dair eylem biçimleri…
Doğduğu şu anın keyfini ve tekliğini kaçırmadan yaşayarak içinden bolca izlemek gerek.
Belki altıncı ya da yedinci seferinde, üsküdar kabataş motorunun, uykusuzluğun da verdiği o kafa haliyle, çevreme baktım. Beklentisiz, tartmadan.
İnsan bu algı biçimine düşmek için bile uykusuz kalmayı tercih edebilir.
Çok insan gördüm.
Çok sessizdi.
Anne-kız vardı.
Belirgin yüz hatlı bakımlı bir anne ve ona benzeyen kızı. On-onüç yaşlarında.
Uykulu değillerdi. Hiç konuşmadılar.
Bir adam vardı, uykulu ama mutlu-huzurlu. Saçları gür, gözlüklü.
Başka biri uyanık, saçları seyrelmiş, ekoseli bir gömlek giymişti. Elinde iddaa oyun dergisi. Hızlı, tedirgin değil ama telaşlı hareket ediyordu.
Neyse bakıyordum işte.
Tekne sallınıyordu. Sonra çok garip birşey oldu yolun ortasına doğru.
Kız annesinin göğsüne başını koydu, başının doğrultusunda boğazı izlemeye başladı. Annesi de kendi başına ona doğru eğdi ve diğer yöne doğru manzaraya baktı. Çok uzun süre, inmeden az evvel ki ana kadar, öylece durdular. Hiç konuşmadan, hiç duruşlarını bozmadan.
Teknenin sallantısında, zamana bağlı değilsen, bir yere yetişmen gerekmiyorsa, saate de bakmıyorsan, teknenin sallantısı zamanı çekiştiriyormuş, esnetiyormuş gibi geliyor.
Anne kız da bunu kolaylaştırıyordu. Durağan ve sabit.
Bir sağa bir sola.
Mutlu-huzurlu adam gülümser bir şekilde çoktan uykuya dalmıştı. Bir adam masaya kapanmış uyuyor, bir kadın cama başını yaslamış, gözlerini bir açıyor bir kapıyor, bir uykuya dalıyor bir uyanıyordu.
Sadece izlemek ne kadar da gizemli.
Açık açık izlenirken izlemek...
Kişilere ve kişinin kendisine dair ne kadar çok şey çağrıştırıyor sonrası. Ama “sırasında” çok sessiz, dengeli ve beklentisiz olabilirsen.